Haber Detayı
27 Ağustos 2020 - Perşembe 14:48
 
Akademisyen Vahap Uluç İle Röportaj
“BU COĞRAFYADAN İYİ AKADEMİSYEN ÇIKMIYOR”
KÜLTÜR Haberi
Akademisyen Vahap Uluç İle Röportaj

 

Akademisyen Vahap ULUÇ ile özel olarak akademik kimliğini; kitap haline gelen doktora tezini (“Bir Aşiret Monografisi: Tarih, toplum, siyaset") ve genel olarak da aşiret, akademi ve dünyanın başına bela durumundaki pandemi sürecini konuştuk.

Akademisyen Vahap ULUÇ’un değindiği ve kanımca üzerinde durulması elzem bu hususların yeni tartışmaların fitilini tetiklemesi umuduyla, iyi okumalar diliyorum. 

 

Hazırlayan Metin AYDIN

 

-Sizi tanıyabilir miyiz, kimdir Vahap ULUÇ?

Mardin, Kızıltepeli’yim. İlkokuldan liseye kadar bütün okul hayatım, Türkiye’nin en güney sınırında yer alan mütevazi bir kasabada, Şenyurt’ta geçti. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nü kazandım. Lisansı 1995’te bitirdikten sonra Harran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’ne araştırma görevlisi olarak girdim. Yüksek lisansı Cumhuriyet Üniversitesi’nde bitirdikten sonra, doktora tezimi, lisanstan mezun olduğum fakültede, siyaset bilimi alanında, aşiretlerin siyasal katılımını içeren bir konuda yaptım. Hala araştırma görevliliğine başladığım fakültede doktor öğretim üyesi olarak görevime devam etmekteyim.

 

-Doktora tezinizi “Bir Aşiret Monografisi: Tarih, toplum, siyaset" başlığı ile kitaplaştırdınız. Kitabınızdan bahseder misiniz?

Benim doktora tezim aşiret-siyasal katılım ilişkisi üzerine. Siyasal modernleşme olgusu üzerinden aşiret olgusunun ne kadar çözüldüğünü, modern siyasal kurumlara ne kadar uyum sağladığını araştırmaya çalıştım. Bir monografi çalışması. Mardin Kızıltepe’de yerleşik Kikan Aşireti araştırmamızın konusunu oluşturmaktaydı. Kitap çalışmamız, doktora tezimin ikinci bölümünü oluşturan aşiret olgusu kısmına dayanmaktadır.

 

-Aşiretler ile ilgili nasıl bir sonuca ulaştınız?

Bir kere aşiret Kürt toplumunun bin yıllardır sosyolojisini biçimlendirmiş bir olgu. Bin yıllara dayanan bir geleneği bir çırpıda ortadan kaldıramazsınız. Gelenek o kadar güçlüdür ki iddia ediyorum toplum üzerindeki etkisi bakımından dinden çok daha baskındır. Aşiret tarzı örgütlemeleri çözmenin asıl yolu sanayileşmedir. Sanayileşme mevcut toplumsal yapıyı kökünden çözer ve bireye dayanan yeni bir toplumsal yapıyı inşa eder. Bizde sanayi olmayınca aşiret de doğal olarak ancak eğitim, iletişim teknolojisi ve ticaret ekonomisine dayalı dönüştürücü dinamiklerle çözülüyor. Ancak bu dinamiklerin sınırlı bir etkisi var. Aşiretteki çözülme mehter yürüyüşüne benzemekte. İki adım ileri bir adım geri. Evet, aşiret bir yönüyle çözülüyor ancak diğer yandan da mevcut modern kurumlara eklemlenerek varlığını sürdürmeye çalışıyor. Ancak şunu söyleyeyim ki, aşiretin geleceği yok. Kısa ve orta vadede değil de, eğer maddi dünyada yaşanan bu “ilerleme” böyle devam ederse, uzun vadede aşiret çözülecek. Çünkü aşireti ortaya çıkaran nesnel koşullar devletlerin ortaya çıkması ile birlikte ortadan kalkmaya başladı.

-1980’li yıllara kadar da aşiretleri batılı araştırmacılardan okuyorduk. Üniversitelerimizde aşiretlerle ilgili akademik faaliyetler yeterince yapılmakta mıdır?

Doğrudur. Yakın zamana kadar da aşiretler ile ilgili çok fazla çalışma yoktu.  Aşiretler üzerine İsmail Beşikçi’nin 1960’lı yıllarda yaptığı çalışma sonrası Türkiye üniversitelerinde ilk defa ben aşiretleri çalıştım. Benim 2008’deki doktora çalışmamadan sonra kayda değer yüksek lisans-doktora çalışması yapıldı ve hala yapılmaktadır.

 

-Aşiret olgusu bu coğrafya için ne anlam ifade etmekte?

Aşiretlerin tarihini bundan yaklaşık 8 bin yıl öncesine götürmek mümkün. Gerçi bu konuda elimizde yazılı belge yok ama akıl yürütme ile bu sonuca ulaşmak çok zor değil. Elimizde yazılı belgenin olmamasının nedeni aşiretlerin yazılı değil sözlü geleneğe dayanması. Kendi geçmişlerine ait yaşanmışlıkları kayıt altına alma geleneği aşiretlerde yoktur. Devletlerin olmadığı ya da zayıf kaldığı zamanlarda aşiret, ekonomik ihtiyaçları karşılamak ve can güvenliğini sağlamak ihtiyacından doğdu. Yüzyıl öncesine kadar aşiretler birbirlerinin mal varlıklarına saldırırlardı. Aşiret kültüründe buna “talan etmek” derler. Türkiye-Suriye sınırı boyunca yerleşik olan aşiretler, Arabistan’ın çöl bölgesinden gelen Şemmera, Begara, Inêza ve Şerabi gibi aşiretlerin saldırısına uğrardı. Örneğin çalışmamızın konusunu oluşturan Kikan Aşireti, Şemmera Aşireti’nin şeyhlerine “hüve” dedikleri bir vergi/haraç öderdi. Dolayısıyla kent merkezlerinin dışında yaşayan insanların her biri bir aşirete sığınmak zorundaydı. Aşiretler de bu şekilde varlığını sürdürdü. Çok uzun yıllara dayanan bu gelenek ve yaşam biçimi, Doğu ve Güney Doğu bölgelerinde yaşayan insanlar için bir alışkanlığa dönüştü. Aslında aşiretleri zorunlu kılan koşulların çoğu ortadan kalktı. Ancak İbni Haldun’un ifadesi ile ne de olsa “insan alışkanlıklarının çocuğudur”. Bu alışkanlıkları bir çırpıda değiştirmek kolay değildir. Bir süre daha aşiretlerle yaşamaya devam edeceğiz. Ancak şunu da ifade edeyim, aşiret bir ihtiyaçtan doğmuş olsa da bugün bölgenin gelişmesinin önünde bir engel.

 

-Genelde “akademi” ve özelde de “akademisyen" kavramlarının sizdeki karşılığı nedir?

Akademi, Platon’un kurduğu okuldan ismini alır. Günümüzde bilim camiasını temsil eder, akademisyenlerin bilimsel faaliyetlerini yürüttükleri mekan. Akademi ve akademisyenlik 19. yüzyılın ortalarından itibaren entellektüel dünyanın bir parçası olmaya başladı. Bu tarihten önce sosyal filozoflar vardı. Her konuda konuşacak yetkinlikte sözü olan filozoflar: Montesqueu, Rousseau, Hegel, Marx... Bu tarihten sonra uzmanlar ortaya çıkmaya başladı. Belli, spesifik bir alanın uzmanı: Sosyolog, psikolog, tarihçi, fizikçi... Mesleki uzmanlaşmanın hem olumlu hem de olumsuz tarafı vardır. Medeniyetin gelişimine katkıda bulunurken, bireyi köreltir. Yani toplumsal olan için faydalı, bireysel olan içi “köreltici”. Uzmanlık öyle bir şeydir ki örneğin 17. Yüzyılın siyasi tarihini çalışan bir akademisyen bütün düşünce hayatını bu yüzyıla hasreder. Takdir edersiniz ki bütün hayat bir 17. Yüzyıl gelişmelerinden ibaret değildir. Nietzche, uzmanlaşma kendisini köreltir diye Basel Üniversitesi’ndeki görevini bırakır. Dolayısıyla akademisyenlik, topluma faydası olana karşı bireyin araçsallaştırılmasıdır, önemli ölçüde. Akademisyenlik doğası gereği at gözlüğü ile hayata bakmaktır. Hayat çok yönlü ve sihirli bir şey. Sizin varoluşunuza katkıda bulunan bütün etkinliklere katılabildiğiniz oranda insansınız. Ben, bireyin kendi varoluşunu daha da insanileşme yönünde çabaya dönüştürmesi gerektiğini düşünenlerden yanayım. Her gün yeni bir bilgi ile biraz daha insanileştiğini hissetmek bana göre insanı hayata bağlayan en güçlü bağ. Bu ifade ettiğim nedenlerden (ve çekincelerden) dolayı akademisyenlik ile aramda her zaman için belli bir mesafe oldu. Kısaca, akademisyen bir insan olarak: Yaptığım işin hakkını verecek kadar akademik hayatın bir parçası olmaya çalışırken, diğer yandan da “beşer” olmaktan “insan” olmaya katıda bulunacak okumalarla bu hayatın dışında kalmaya özen gösterdim. Akademisyenlik aklı ve şüpheyi hayatın merkezine koyan bir medeniyetin ürünü: Şüphe, araştırma ve bulgu. Bu sonu gelmeyen bir döngüdür. Bu çerçevede, doğu toplumları, akla değil nakle dayanır. Şair İsmet Özel, “Batı toplumu hayal kurar, doğu toplumu rüya görür” der. Bu çok yapısal bir farklılıktır. Rüyada teslimiyet vardır, rüyanıza gelen ile yetinmek zorundasınız; oysa ki hayal sizin elinizde olan bir şey, istediğiniz şekle sokabilirsiniz. Biz doğu toplumları bu manada akli gelenekten uzağız. Bu bugünün sorunu değil, beş bin yıllık bir medeniyetin geleneği. Oysa ki akademisyenlik gözlem ve deneye dayanan salt bir akıl faaliyetidir. Cemil Meriç, “Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede düşünce adamı nasıl çıkar?” sorusunu sorar. Bu bir sorudan ziyade bir tespit. Bütünüyle bir düşünme faaliyeti olan akademisyenlik ile bizim yapımız arasında bir doku uyuşmazlığı var sanki. Onun için bu coğrafyadan iyi akademisyen de çıkmıyor. Tabi şu hakikatte var, “Bu gök kubbe altına söylenmedik söz kalmadı.” Gerçekten de akademik anlamda kurama ilişkin yazılmadık tek şey kalmadı. Bugün bu camiada yazılan her şey yazılmış, çizilmiş olanın bir tekrarı. Onun için akademisyenlerin yazdıkları okunmuyor. Akademisyenler dahi birbirlerinin yazdıklarını okumuyor, sadece kaynak olarak birbirlerine başvuruyorlar. Tabii bütün bunları sosyal bilimler için söylüyorum.

 

-Akademisyenlik dışında bir de edebiyat ile ilgilisiniz, bu konuda ne demek istersiniz?

Edebiyat ile olan ilgim daha ziyade okuma düzeyinde. Bazen yazıyorum, ama fazla değil. Edebiyatı ayrıcalıklı kılan bir özelliği var. Her bir disiplin insanın bir yönüyle ilgilenir. Örneğin sosyoloji sosyal yönüyle, psikoloji ruhsal yönüyle, felsefe düşünce yönüyle… Oysa ki edebiyat - örneğin roman ya da öykü - bütün bu disiplinlerden içinde bir şeyler barındırır. Yani edebiyat insana bütüncül bakar. Yanı sıra insanın bütün bu konulardaki sorunsalını hikayeleştirir. Bu da edebiyatı popüler bir sanata dönüştürüyor. Edebiyatçılar içinde Dostoyevski beni çok etkiledi. Bir edebiyatçının sınırlarını aşacak şekilde insanı analiz etme yetkinliğine sahip. Okumak ile yazmayı birbirinden ayırmak gerek. Okumak elbette isteğe dayalı olmalı. Okumayı, sizi geliştirdiği için yaparsınız. Ancak bana göre yazı isteğe bağlı olmamalı. Yani ben yazı yazmak istiyorum deyip kalem defteri ele almamak gerekir. Yazmak sizin dışınızda bir dürtüye dayanmalı. Öyle bir birikiminiz olacak ki onu kağıda dökmemeye siz de engel olamayacaksınız. Bardağın taşmasına benzer bir ruh hali. Aksi takdirde illa benim de bir eserim olsun diye yola çıkarsanız ortaya çıkacak eserin bir tek okuyucusu olur, o da siz.

Bir ara ulusal ve yerel gazetelerde yazılar yazdım, sonra bıraktım. Yakın zamanda dergilerde yayınlanmış ona yakın deneme ve öyküm var. Deneme ve öyküleri Kürtçe yazdım. Bu ara fırsat buldukça öykü yazmaya çalışıyorum. Belli bir sayıya ulaşırsa bir öykü kitabımın olmasını isterim. Bu yazdıklarım bardağın taşması anlamına gelmiyor. Her insan gibi öldükten sonra bir eser ile anılma dürtüsü, Gılgamışvari bir arzu, biraz çocuksu ama öyle.

 

-Dünyayı etkisi altına alan pandemi belası hayatımızı alt üst etti.  Siz de bu hastalığı yaşadınız, yaşadığınız bu karantina dönemini nasıl okuyorsunuz?

İtiraf edeyim ki Türkiye’de bu hastalığa en son yakalanacak bir kaç kişiden biri olmaya aday biliyordum kendimi, ama ne yazık ki ilk yakalananlardan olduk. Demek ki büyük konuşmamak gerekiyormuş.  Evet Covid-19 ölümcül bir hastalık. Yakalanmadan önce beni de ürperten bir şeydi. İnsan organizması ölümcül bir tehlike ile karşılaşınca vücut bir kimyasal salgılıyormuş, böylece ölüm de katlanabilir hale geliyormuş. Aynen psikolojideki savunma mekanizmalarının kişilik bütünlüğümüzü korumaya katkıda bulunduğu gibi. Ben de bu hastalığa yakalandıktan sonra hastalık öncesinin çok daha ürpertici bir şey olduğunu fark ettim. İnsan organizması kendini yeni şartlara adapte ediyor. Ancak her halükarda her nefes verişte binlerce virüsün ağzınızdan çıktığını hissetmek kötü bir duydu. Covid-19’un bir hasta için anlamı ne olursa olsun daha geniş bir açıdan bakıldığında bu hastalığın çok ciddi sonuçlarının olma ihtimali var. Tabi hastalığın seyrine bağlı. Eğer bu hastalık uzun yıllara yayılırsa hem sosyolojik hem de ekonomik ve bununla bağlantılı siyasal sonuçları olacaktır.  Birincisi bu hastalık tarihte hiç görülmemiş şekilde eşitlik duygumuzu geliştiriyor. Bu hastalık karşısında Mardin’in bilmem hangi köyünde aşırı bir yağmurda üzerine çökecek kerpiç evde oturan Hasan amca ile dünyanın en korunaklı ortamında yaşayan ABD başkanı aynı düzeyde kendini güvende hissediyor. Bence bu müthiş bir şey. İkincisi, bu hastalık, toplumu atomize ediyor. Aile bağları ve cemaatvari ilişkileri bireyselleştiriyor. Aynı mahallede oturan baba ve oğul aylardır görüşmüyorlar. İnsanlar bu ilişki biçimini sanayi devrimi döneminde yaşamıştı. Ağır iş yükü yüzünden aile bağları çözüldü ve bu ilişki biçimi Avrupa’yı cemaat toplumundan birey toplumuna taşıdı. Tabi bu hastalığa bu denli büyük bir anlam yüklemek ne kadar doğru bilemiyorum ama dediğim gibi eğer hastalık uzun yıllara yayılırsa bu yönde sonuçlar doğurması şaşırtıcı olmayacaktır. Üçüncüsü, küresel düzeyde ekonomiler küçülüyor. Dünya ekonomisinin 5-6 puan düzeyinde küçülme yaşayacağı ifade edilmekte, önümüzdeki dönem için. Bu küçülme ile birlikte özellikle de az gelişmiş toplumlarda - ki bu toplumların aşiret, mezhep ve etnik çözülememiş bir sürü çelişkileri var - ciddi toplumsal patlamalara neden olabilir, rejimleri değiştirebilir.

 

-Geleceğe dönük planların nelerdir?

Şimdiye kadar doçentlik dosyası için çalışıyordum. Akademik çalışmalara yoğunlaştım. Dosya hazır, ekim ayında başvuru yapmayı düşünüyorum. Dosyadan kastım, akademik olarak hazırladığım makale ve bildiri gibi çalışmalar. Evde birikmiş, okumam gereken bir sürü kitap var… Bu ara akademik çalışmaları biraz yavaşlatıp bu okumalara yoğunlaşmayı düşünüyorum.

 

-Geçmiş olsun dileklerimi sunuyor ve son sözü size bırakıyorum. Teşekkürler.

Bana bu imkanı tanıdığınız için ben size teşekkür ederim. 

Kaynak: Editör:
Etiketler: Akademisyen, Vahap, Uluç, İle, Röportaj,
Yorumlar
Haber Yazılımı